Burası onuncuköy. Bu köyün muhtarı benim. Bu köy benim ve kendi kendimi muhtar seçtim. Sizde şimdi bu yazıları Onuncu köy'de okuyorsunuz. Hoş geldiniz. Burada yayık ayranı yok ama yufka kadar ince, çelik kadar sert eleştiri var, itiraz var. Beğenmeyenler sağ üst köşedeki çarpıyı tıklayıp toz olabilir.
Ölümden korkmam ve isterim ki öldüğümde kimse ağlamasın ardımdan. Ne güzel söylemiş Mevlana 'İnsanların ölümlerine değil doğumlarına ağlayın' diye.
Bu köyde hakaret yasak, küfür yasak. Ancak hak edene kamçı gibi itiraz, eleştiri serbest. Bu yazıyı buraya kadar okuduysanız ve hala çarpıya tıklayıp toz olmadıysanız o zaman buyurun bakalım Onuncu köy'e.
* * * * *
Ben aynayım; gülene kahkaha, sırıtana tokat, tükürene balgam atarım.
Cem Akkılıç
AÇLIK KAMPANYASI HAKKINDA ÖĞRENMEK İSTEDİKLERİNİZ
Kampanyayı kendi sitelerinde yayınlayan iyiliksever ASİLLER listesi.
Plant'ın sesi özellikle fazlaca yumuşatılmış. Bu çok iyi olmuş. ''PleaseRead The Letter'' tekrar karşımızda. Bu şarkı 98 yılındaki Page/Plant ortak albümünden Walking Into Clarksdale de bulunuyordu ve albümün favorisiydi. Robert Plant yaptı yapacağını yine. Alison Krauss iyi bir seçim ve albümde ''Trampled Rose'' isimli parçada harikalar yaratmış diyebilirim. Albüme ilk bakış da slow parçaların çok olduğunu gördüm. Ancak bu asla bir made in balads değil. Nedenine gelince; Plant'ın özel büyüleme tekniği şarkılara müthiş bir coşku katmış. İlk bakış da bunlar dikkatimi çekse de Akdeniz ve Celtik ezgilerinin kullanılmış olması albümün süsleri arasında. Folk etkisi albümü sarmış olsa da Trambled Rose gibi rock parçaları da var. Bu yazıyı albümü 1 defa dinledikten sonra hazırladım. Önder Şenol baba ya da albümün gönderip dinlememi sağladığı için teşekkür ederim.
Cem Akkılıç 6 Ekim 2007
Bu yazıyı albümü 1 defa dinledikten sonra hazırladım. Önder Şenol babayada albümün gönderip dinlememi sağladığı için teşekkür ederim.
6 Ekim 2007
* * * *
Robert Plant, Led Zeppelin sonrası tüm solo kariyerini sürekli yukarılara çıkan bir grafikle devam ettiriyor. Bu yükselişin ilk belirtileri 1993 yılında ki Fate of Nations albümü ile başlamıştı. Bir yıl sonra ki Jimmy Page ile No Quarter çalışması yükselişin en gösterişlisiydi aslında. Açıkcası 3 Temmuzda Antalya konserinin tadı damağımdayken ve canlı çektiğim konser kayıtlarının montajı bile tamamlanmamışken Raising Sand ile karşılaştık. Şimdi tatlı bir fantazi gibi önümde duruyor Raising Sand. Evet oldukça tatlı ve başarılı bir fantazi.
10 aralık 2007 gecesi Londra'da Led Zeppelin konseri var. Q2 arena ( Millenium Dome ) Geçen yıllar boyunca Robert Plant ile Jimmy Page'in zaman zaman bir araya geldiklerinde 'bize Led Zeppelin demeyin Led Zeppelin tarih oldu' dediklerine tanık olmuştuk. Biz bu ikiliye hiç bir zaman Led Zeppelin dememiştik. Ancak 10 aralık gecesi bass gitarda John Paul Jones'uda yanlarına alarak sahneye Led Zeppelin olarak çıkacaklar. 1980'de arkadaşları John Bonham'ın ölümünün hemen ardından grubu dağıtmışlar ve asla bir başkasının Bonham'ın yerinde oturup bateri çalamayacağını bunun ona haksızlık olacağını söylemişlerdi.Hem de defalarca.Londra’da ki bu tarihi birleşmede sadece bir tek konser verecek olan Led Zeppelin'de bateride John Bonham'ın oğlu Jason olacak.
Bana gelince; hayatımda bir konserde bulunamayıp da ilk defa bu kadar heyecanlanıyorum. 1995'de Los Angeles'da üzerimdeki Led Zeppelin tişortünü gören ve çok korktuğum için iki azı dişimi çekmeden önce, bana klinikte Kashmiri dinleten Japon dişçiyi hatırlıyorum şimdi.(evet Amerika’da bir Japon dişçi hem de bir taşla iki kuş vurup 2 gün sonra birlikte Page/Plant konserine gittiğimiz dişçi) Daha eskilere gidiyorum. Külüstür Akai marka plakçalarımda ilk aldığım ve ilk baskı olan orijinal Led Zeppelin 2 albümünü dinlerken yaptığım yaramazlıkları aklıma getiriyorum. O ilk gençlik yıllarımda etrafımdakilerin 'Cem herkes müzik dinlerken eğleniyor, dans ediyor ve kafa sallıyorken sen neden Led Zeppelin dinlerken sürekli düşünüyorsun' diye sorup durduklarını hatırlıyorum. Sonra yine bu günlere geliyorum. Tesadüfen gazetede Jimmy Page 'in parmağını kırdığını ve konserin 10 aralık gecesine ertelendiğini öğreniyorum. Ertesi gün rock müziğin büyük otoritesi saydığım sevgili Bora Çetin'in Page'in geçirdiği kaza ve erteleme ile ilgili mailini alıyorum. Ardından sevgili Ersin'in maili... Sonrasında Ersin soruyor 'sence Paul konserde ne giyecek, nerede duracak?' Nasıl bilirim ki ama yanıtlıyorum. Baterinin sağında durur diyorum Paul için. Tüm geçmiş yıllarında olduğu gibi yani. Sanki konserde olacakmışız gibi heyecanlanıyoruz Ersinle. Ona, dilerim Paul eski enstrumanlarından birkaçını kullanır diyorum. Sanki hep John Paul Jones'u konuşuyormuşuz gibi geliyor bana. Tabi onu hiç canlı olarak görmedik ki. 1995'de Los Angeles'da L.A Forum'da Page/Plant, 98'de iki gün üst üste İstanbul'da yine aynı ikiliyi ve son olarak Antalya’da 3 temmuz 2007'de Plant'ı izlemiş olmam belki de John Paul Jones'u konuşmamıza neden oluyor. Ve Ersin bizim konsere gidemeyecek olmamıza rağmen daha şimdiden heyecan katsayısının arttığını söylüyor. Geçmiş de neler yazmışım acaba diye hatırlamak için Led Zeppelin kitabımı açıyorum. Kitabın en dramatik sayfalarını. İlk olarak Jimmy Page'in Bonham hakkında söylemiş olduğu sözleri okuyorum. 'Öylesine berbat bir durumdayım ki gitar çalmak bile işkence halini almıştı benim için.Gitar çalmayı bir kenara bırakın,müzik sesi bile duymak istemiyordum.Müzik onu hatırlatıyordu.’ sözlerini yayınlamışız. Çeviriyorum sayfaları; 'Toplanıyorlar dedikoduları yıllarca sürdü. Ama Led Zeppelin dünyada en popüler gruptu ve tam bir bütünleşmeyle en tepeye çıkmışlardı. Aşağı düşemezdiler. Artık bundan sonra Whole Lotta Love'ı bir deterjan şirketine satamazlardı' diye yazmış olduğum yazıları okuyorum. Acaba diyorum ben bu kitabı yeniden hazırlasam, güncellesem ve yayınlasam 10 aralık gecesindeki tarihi birleşmeyi nasıl yazarım,nasıl anlatırım diye soruyorum kendime. Bu tek konseri düşündükçe aklıma şanslı yirmi bin kişiyi getiriyorum. Onları delicesine kıskanıyorum. Onlar ki bu dünyada en şanslı Led Zeppelin severler olarak daha şimdiden tarihe geçtiler bile. Bir çoğu sevgilisini, arkadaşını, yaşlı olanları ise çocuklarını yanlarına alamadan bu tarihi birleşmenin tanıkları olacaklar. O şanslı yirmi bin kişi ki yirmi milyonu aşkın bilet talebi arasından çekilişle kazandılar bu hakkı. Acaba bir gecelik birleşme ve konser dünyadaki milyonlarca Led Zeppelin hayranı için bir haksızlık değil mi diye düşünmeden edemiyorum. Ama onlar, yani grup üyeleri Bonham'ın anısı için bunu hiçbir zaman istemediler ki diye düşünüp kendimi avutuyorum. Bu arada bu yegane tek Led Zeppelin konserinde muhtemelen yirmi bin kişiden bir çoğunun cep telefonlarıyla kısa kısa çekecekleri görüntüleri you tube ve benzeri internet sitelerinde izlemeyeceğime dair söz veriyorum kendi kendime. Bu kısacık görüntülerin beni üzmesinden başka ne anlamı olacak ki diye düşünüyorum.
Ve şimdi sigaramdan derin bir nefes çekip ilk gençlik yıllarıma dönüyorum hayalimde. Led Zeppelin ile tanıştığım o çılgın ilk yıllara.
LONDRA (A.A) - Dağılmasından 27 yıl sonra Kasım ayında Londra'da tek bir konser için bir araya geleceğini açıklayan Led Zeppelin grubunun hayranları, bu anlamlı konserin biletlerini alabilmek için birbiriyle yarışıyor. 20 milyon kişinin efsanevi grubun vereceği konserin biletlerini almak için internetteki siteye hücum ettiği ve talihlilerin kurayla (böyle bir uygulama tarihte ilk defa oluyor)belirlenmesi için müracaatları kabul eden http://www.ahmettribute.com/ adlı siteye dakikada 80 bin kişinin bağlandığı belirtildi.
Kötü haber;
Nefesler tutularak beklenen 26 Kasım 2007 LED ZEPPELIN konseri, gitarist Jimmy Page'in parmağını kırması nedeni ile ertelendi. Konser, aynı yerde 10 Aralık 2007 günü yapılacak.
AHMET ERTEGUN TRIBUTE CONCERT POSTPONED UNTIL DECEMBER 10th Led Zeppelin Guitarist Jimmy Page Fractures Finger The Ahmet Ertegun Tribute Concert, originally scheduled for Monday, November 26th and featuring Led Zeppelin, Bill Wyman and the Rhythm Kings, Paul Rogers, Paolo Nutini, and Foreigner has been postponed until December 10th due to Zeppelin guitarist Jimmy Page fracturing his finger. The injury to Page's finger, which was sustained this past weekend, will not allow him to play guitar for 3 weeks. The specialist treating Mr. Page said, "I have examined the fracture to Mr. Page's finger, and it is my opinion that with proper rest and treatment, he will be ready to resume rehearsing in three weeks time, and thus able to perform on December 10." Jimmy Page added, "I am disappointed that we are forced to postpone the concert by two weeks. However, Led Zeppelin have always set very high standards for ourselves, and we feel that this postponement will enable my injury to properly heal, and permit us to perform at the level that both the band and our fans have always been accustomed to." http://www.ledzeppelin.com/ TICKET HOLDERS PLEASE NOTE ALL Tickets for the November 26th show will be valid for the rescheduled date. Any customers who are unable to attend the rescheduled concert on the 10th December should apply for a full refund of the ticket purchase prior to midday (UK time) on November 14th 2007. Any tickets made available as a result of refunds will be offered to ballot winners selected at random from original registrations after the 15th November 2007. Please refer to http://www.ahmettribute.com/ for information on how to obtain a refund and for further information. Led Zeppelin Concert Rescheduled Q: What do you call a guitarist with a broken finger? A: Jimmy Page No, seriously, Page fractured a finger last weekend and Led Zeppelin's concert at London's O2 Arena has been moved from November 26 to December 10 as a result. Page's doctor says he needs three weeks of finger rest before he can even rehearse, which would be cutting it too close for the artist's comfort. "[W]e feel that this postponement will ... permit us to perform at the level that both the band and our fans have always been accustomed to," said Page in a statement released by the band. Page, Robert Plant, John Paul Jones and Jason Bonham will be the headline act at a tribute to the late Ahmet Ertegun, founder of the band's record label, Atlantic Records.
* * * * *
10 Aralık 2007 gecesi Londra q2 Arena ve tarihi Led Zeppelin birleşmesinden kareler ve setlist;
The full set list ran as follows:
Good Times Bad Times Ramble On Black Dog In My Time Of Dying Your Life Trampled Under Foot Nobody's Fault But Mine No Quarter Since I've Been Loving You Dazed and Confused Stairway to Heaven The Song Remains the Same Misty Mountain Hop Kashmir
'Rock müzik aleminde çok Kral var,ancak tek bir Tanrı var Led Zeppelin'.Cem Akkılıç
Yaşamın her alanında birinciler ve ikinciler vardır.Bu hiç değişmez.İki tane birinci olamaz.1969 yılından beri birincinin hiç değişmediğini gösteren tablolardan sadece bir tanesi.
Oh, let the sun beat down upon my face, stars to fill my dream I am a traveler of both time and space, to be where I have been To sit with elders of the gentle race, this world has seldom seen They talk of days for which they sit and wait, all will be revealed Talk and song from tongues of lilting grace, sounds caress my ear But not a word I heard could I relay, the story was quite clear Ohh (Chorus) Oh, oh Oh, oh Oooh, baby I've been Flying... Mama, there ain't no denyin' Oooh yeah, I've been Flying, Mama ain't no denyin', no denyin' All I see turns to brown, as the sun burns the ground And my eyes fill with sand, as I scan this wasted land Trying to find, trying to find where I've been. Oh, pilot of the storm that leaves no trace, like thoughts inside a dream You've the map that led me to that place, yellow desert stream My Shangri-La beneath the summer moon, I will return again Sure as the dust that blows high in June, when moving through Kashmir. Oh, father of the four winds, fill my sails, across the sea of years With no provision but an open face, along the straits of fear ohh (Chorus) When I'm on, when I'm on my way, yeah When I fear, when I think of ways to stay, yeah Ooh, yeah-yeah, ooh, yeah-yeah, when I'm down... Ooh, yeah-yeah, ooh, yeah-yeah, well I'm down, so down Ooh, my baby, oooh, my baby, let me take you there Let me take you there Let me take you there
Kashmir
Ah, bırak güneş vursun yüzüme Ve yıldızlar süslesin düşlerimi Zaman ve uzay yolcusuyum ben Geldiği yere dönmeye çalışan Soylu ırkın büyükleriyle oturmak için Bu dünyanın pek ender gördüğü Oturup bekledikleri günlerden konuşurlar Gün gibi açık olacak her şey Konuşurlar şarkılarda oynak, zarif dilleriyle Sesler okşar kulaklarımı Duyduğum tek bir sözü bile yoramadım hiçbir şeye Ne de açıktı oysa hikaye Ah, güzelim, görmüyordu gözlerim Ah, evet, anne, inkar edemem Ah, evet, kör olmuştum Anne, anne, inkar edemem,edemem Kararıyor baktığım her şey Kavururken yeri göğü güneş, Ve kumla doluyor gözlerim Bu ipince yoldayken gözlerim Nasıl bulurum, nasıl bulurum geldiğim yeri Ah, iz bırakmadan geçen fırtınanın kaptanı Tıpkı düştekiler gibi Beni oraya götüren yolu terk et Akar gider sarı kum çölleri Yazın ay ışığının altındaki Shangri-la gibi tıpkı Döneceğim yine Kum fırtınası yakaladığında seni Yola çıkıp arayacağım Kashmir’i Ah, dört rüzgarın babası şişir yelkenlerimi Aş yılların denizlerini Hazırlıksız ama açık bir alınla Geçerek korku geçitlerini Ah, dilediğimde, çıktığımda yoluma Ayaklarım çeler aklımı kal diye Ah, evet ne yazık ki aşağılardayım ben Ah,evet ne yazık ki aşağılardayım ben,öyle aşağılardayım ki Ah,güzelim Götüreyim seni oraya.
Ramble On
Leaves are falling all around, It's time I was on my way. Thanks to you, I'm much obliged for such a pleasant stay. But now it's time for me to go. The autumn moon lights my way. For now I smell the rain, and with it pain, and it's headed my way. Sometimes I grow so tired, but I know I've got one thing I got to do... *Ramble On, And now's the time, the time is now, to sing my song. I'm goin' 'round the world, I got to find my girl, on my way. I've been this way ten years to the day, Ramble On, Gotta find the queen of all my dreams. Got no time to for spreadin' roots, The time has come to be gone. And tho' our health we drank a thousand times, it's time to Ramble On. * Chorus Mine's a tale that can't be told, my freedom I hold dear. How years ago in days of old, when magic filled the air. T'was in the darkest depths of Mordor, I met a girl so fair. But Gollum, and the evil one crept up and slipped away with her, her, her....yeah. * Chorus Gonna ramble on, sing my song. Gotta keep-a-searchin' for my baby... Gonna work my way, round the world. I can't stop this feelin' in my heart Gotta keep searchin' for my baby. I can't find my bluebird!
Ramble on
Yapraklar dökülüyor heryana, Ben ise çoktan kendi yolumdayım. Çok şey borçluyum sana teşekkürler, O güzel anlarımız için. Ama artık gitme vakti. Sonbaharda ayışığı aydınlatıyor yolumu. Şimdi kokusunu alıyorum yağmurun ve onunla birlikte acının, Ve yolumun üzerinde. Bazen çok yoruluyorum, Ama tek birşey olduğunu biliyorum. Yapmam gereken. Dolanır dururum,artık vaktidir, Artık vaktidir şarkılarımı söylemenin. Dolaşırım dünyayı. Bir kız çıkmalı yoluma On yıldır bu yollardayım, Dolanır dururum ve ararım rüyalarımın kraliçesini. Kaybedecek vaktim yok. Çoktan gitmiş olmalıydım. Ve sağlığımız bozulsada içeriz sürekli. Dolanıp durma vakti Anlatılmaz bir öyküdür benimkisi, Özgürlüğüm biricik sevgilim. Yıllar önce,havayı kaplayan o sihir nasıldı. Mordor’un kör karanlık kuyularındayken karşilaştım o iyi kızla. Ama Collum,şeytan olan,tırmandı yukarı ve onu alıp kaçtı uzaklara Ne gelir elimden,dolanıp durmaktan başka. Dolanır dururum,artık vaktidir, Artık vaktidir şarkılarımı söylemenin. Dolaşırım dünyayı. Bir kız çıkmalı yoluma On yıldır bu yollardayım, Dolanır dururum ve ararım rüyalarımın ecesini.
1942 Dünyanın parçalanışına tanıklık etti. Alışılmış, günlük işler yerini, milyonlarca insanın yaşantısını zorla değiştiren bir zulüm programına bıraktı.
Bu albüm; ”NUDE”un yaşanmış, gerçek öyküsünü anlatıyor.
Uyanın, uyanın, uyanın
İşaretler, zamanı boşa harcadığınızı gösteriyor.
Uyanın, uyanın, uyanın
Gelecekteki yaşantınız değişiyor.
Şehir yaşantısı, bitmez bir karmaşa.
Ve bu sahte görüntüye sımsıkı sarılmış bizler...
Ben göründüğüm kişi değilim.
Dürüstlüğe tahammülüm yok çünkü bu
Gerçek olamayacak kadar kolay.
Şehir yaşantısı, ne hale geldim?
Gecenin yüzleri, sizi aldatacak dost.
Daima kendimi sorgulamaya çalışıyorum
Neden böyleyim
Ve merak ediyorum, neden sana karşı
Kendime olduğum gibi değilim
Nude”un düşünceleri kapının çalmasıyla yarım kalır. Postacı,”keşke bende gidebilseydim” gibilerden bir şeyler mırıldanarak eline bir sarı zarf tutuşturur. Bu, sağlıklı,genç erkekleri çağıran gecikmiş bir komuttur.
İsteğinize cevaben yazılmıştır.
Bu vesileyle protesto ediyorum.
Biliyorsunuz... karşı çıkamadığım
Tarzınızı ve jargonunuzu
Protesto ediyorum.
Mecburen sadakat yemini edip
Doğru için dövüşeceğim
Söylediğinize göre
Özgür olmanın yolu buymuş
Bu süreyi atlattığımda
Vicdan hesabı duymadan,
Pişman olmadan yaşamak zorundayım,
Yapmakla yükümlü olduğum görev yüzünden...
Biliyorum,
Aynı şey senin için de söz konusu ancak
Hatıralar asla silinmeyecek
Özgürlük adına
Kendi yaşamına karşılık
Başkasınınkini almak...
Nude’un yaşamı emirler çevresinde dönüp duruyordu. Kendisini, hepsinin yüzlerinde aynı ifadeyi paylaştığı, itilip kakılan,üniformalı bir insan kalabalığı içinde buldu. Çıkartma gemisi kendilerini ayıran sisin içine doğru yol alırken, bıraktıkları sevilenlerin yüzünde endişe ve hüzün vardı. Su ve gece tek vücut olmuştu. Nude savaşa gidiyordu.
Gök gürledi. Geminin ön kapağı açıldı ve hızla sahile çarptı, sayısız postal kıyıya aktı yüreği çarpıyordu. Umutsuz bir sığınak arayışı içinde Nude kendini sendeleyerek çalıların altına doğru attı. Gökyüzü küçük adanın üzerinde hiddetle köpürürken, sicim gibi bir yağmur güneşsiz ormanı suya boğuyordu. Panik içindeki Nude ileri doğru sendeledi ve bayıldı.
Nude’un yüzüne ağaçlardan yağmur damlaları düşüyordu. Ürkmüş ve şaşkın, Nude ıslak sessizliği dinledi; yalnızdı ve nerede olduğu hakkında bir fikri yoktu.En kötüsü,kendi Birliğinin akıbetini de bilmiyordu. Batan güneş Nude’ü korkularının büyüyen karanlığı ile başbaşa bıraktı.kamp kurdu ve Birliğinin adayı terk etmiş olduğundan habersiz,şafakta kurtarılma rüyaları görerek uyudu.
Savaşta tek bir erin yokluğunu kim farkede bilirdi ki? Zaman içinde mevsimler geçti. Nude Birliğini aramaktan artık vazgeçmişti, ancak orman içinde ilerlemeyi sürdürüyordu, sanki binlerce göz onu izliyormuş gibi hissediyordu ve süngüsü hep hazırdı. Evi, saklı bir gölet içine sıkışmış, çevresi bereketli ve kaynakları bol bir mağaraydı. Adanın en yüksek noktası onu yıllık muson baskınlarından koruyordu ve ruhu için bir tapınak teşkil ediyordu. Resmi törenle Ulusal Marşını söylediği tepeye aylık ziyaret ve burada havaya atılan kıymetli bir kurşun askeri görevi olmuştu. Yalnızlığa dayandı, Nude, içinde akan dürtülerin ritmi ile kendinde bir iç kuvvet oluşturdu. Nude’u acilen bir sığınak aramaya yönelten, uzaklardan gelen vızıltı duyulduğunda 29.muson henüz kurumuştu. Küçük bir uçak dalış yaptı, gökyüzüne beyaz bir şeyler bıraktı ve uzaklaştı. Nude havaya saçılan kağıtlardan birine yaklaştı:
Eve döneceğini umarak
Her gün mektuplar yazdık
Hep iyi olup olmadığını merak ettik.
Telefona çıkmıyorsun diye düşünerek
Şimdi gerçekle yüzleş
Şansını kullan
Geri gel. Hemen
Lütfen, lütfen eve dön.
Herkes seni düşünüyor
Herkes
Her gün mektup yazıyorduk
Bir gün eve döneceğini umarak
Gökyüzü öğleden sonranın altın rengine büründüğünde, Nude zarfların çoğunu toparladı ve onları dikkatle tepeye taşıdı.
Uzun bir süre öylece oturdu. Mektuplar heyecan vericiydi. Savaş sona ermişti uzun zaman önce. Ama bu Nude’un pek ilgisini çekmemişti. Savaş onun için zaten hiç başlamamıştı ki...
İlerleyen günlerde Nude evinde hiç yalnız kalamadı. Şimdi artık, asla anlayamayacak kişilere, aslında açıklanması mümkün olmayan şeyleri açıklamaya çalışmakla yükümlüydü.
Ağırlaşmış bir havada ve işgal altındaki zihninin sersemleştirdiği dürtüleriyle, normal ve yoğun bir işgününün sessizliğinin uyarısını hissedemedi. Nefes nefese ve hırıltıyla yere serildi. Tenindebir iğnenin acısı ve serbest kalış. Tanıdık, üniformalı figürlerin gözlerini görmeye çalıştı başı dönerek. Birden ağırlaşan başı onu yüzükoyun kuma serdi, karşı koymasına veya adasına bir “hoşça kal” bakışı fırlatmasına bile izin vermeyerek.
Bando ”EVEHOŞGELDİN ASKER” pankartı altında marşlar çalıyordu. Sokaklar tezahurat yapan kalabalıklar ve gökyüzü konfetilerle dolmuştu. ”Sorgusuz vatanseverlik ”ve” kahramansal cesareti” i için selamlanan Nude, karşılık vermekten acizdi. 29 yıllık yalnız bir yaşamdan sonra yaşantısını girdaba sokan şöhret, üstünde harap edici bir etki yaratmıştı.
Yalan söylemeyin,
Barış gerçekten geldi mi…
Yoksa bu bir şaka mı?
Ne şaşırtıcı
Farkında bile değilsiniz...
Sizin olduğunu sandığınız
Pek çok şeye sahip değilsiniz
Yüklenmek zorunda bırakıldığım
Bu değişiklikten
Beni kurtarabilir misiniz?
Bana verdiğiniz bu hayatı
Yeniden canlandırıp,
Yaşatabilir misiniz?
Fiziksel ve ruhsal olarak çöküntü içindeki Nude deniz kıyısında bir rehabilite merkezine gönderildi.
Sonunda Nude’un savaşı başlamıştı.
Haftalar süren tekdüzelik, Nude’un yaşamını zıt uçlarla doldurmuştu. İyi niyet elçileri peşinibırakınca eski gücünü de kazanmıştı. Hükümet kendisine yapılan masrafları düzenlemeye başladı.
Kitleler halinde ziyaretine koşan akrabaları giderek bu işi görev gibi görmeye başladı ve ziyaret sayıları azaldı. Sonunda en uzun savaşın kahramanını görmeye gelen kimse kalmadı.
Ellinci yaş gününde hastane personeli kendisi için küçük bir parti düzenledi. Kendisini evinde hissetmesini sağlamak amacıyla tören pastası, tropik bir ada şeklinde süslendi. Nude bundan çok etkilendi ama aynı zamanda garip bir biçimde rahatsız oldu. Onu yalnız bırakmanın daha doğru olduğunu düşündüler.
Nude en son 1972 yazının bir akşamında rıhtımda bir grup insanla konuşurken görüldü. Asya, Orta Doğu, İrlanda, Amerika’dakisavaşlar ve çatışmaların haberleriyle yüklü sabah gazetesinde ”Uygar Dünyada yaşamayı Başaramayan ada savaşçısı Kıdemli asker”in kayboluşuyla ilgili küçücük bir sütun vardı.
Heybeliada'daki deniz okulu'ndan mezun olan İsmail Türe, kendi gibi Gelibolulu olan bir genç kıza kaptırır gönlünü. İki sevgili parmaklarına nişan yüzüğü taksalar da, birbirlerini çok seyrek görmektedirler. İsmail Türe denizaltıda muhabere subayı olarak görevlidir çünkü. Üstteğmenin aklına harika bir fikir gelir; nişanlısına ışıklı mors alfabesini öğretecek, Çanakkale'den geçiş yapacakları geceyi planlı olduğu için önceden bildirecek ve böylelikle haberleşeceklerdir!.. Boğazı yüzeyden geçmekte olan denizaltının kulesindeki denizciler sigara içmekte, sohbet etmektedirler. Aralarından birinin heyecanlı olduğu her halinden belli olmaktadır. Gelibolu kıyılarına geldiklerinde, karanlık içindeki evlerden birinden bir el fenerinin yanıp söndüğü görülür: “seni seviyorum”... arkadaşları gülümseyerek İsmail Türe'ye bakarlarken, genç aşık elindeki fenerle sevgilisine karşılık vermektedir... Bu olaydan sonra iki sevgilinin aşkı düşmez olur denizaltıcıların dillerinden. Herkes, haberleşmek için kurulan ışık yolunu konuşur. Arkadaşları "evlen şu kızla da, buralardan her geçişimizde selamlaşmayı bırak artık” diye takılırlar İsmail Türe'ye.
Denizaltının üstünün ve altının bir olduğu yağmurlu günlerde bile, Çanakkale boğazı'ndan geçilirken, elindeki fenerle aşk nöbeti tutan yakışıklı denizci gözünü bir an olsun ayırmaz Gelibolu kıyılarından. Yine bir gün, yirmiyedi yaşındaki üstteğmen, Çanakkale'den geçecekleri gün ve saati, denizaltının uğradığı bir limandan telefonla haber verir nişanlısına. Ege denizi'nden boğaz'a giriş yapacaklarını ve en öndeki denizaltının kulesinde olacağını bildirir. Genç kızın gözüne her zaman olduğu gibi, o gece de uyku girmez. Büyük bir sabırla pencerenin önünde oturmakta ve gözünü hiç kırpmadan denize bakmaktadır. Fenerine yeni pil almış olsa da, arada bir yanıp yanmadığını kontrol eder yine de... birden, dev bir karartı belirir suyun üstünde. Güneyden gelen bir denizaltı, penceresinin görüş sahasına girmiştir. Genç kız pencereyi açar ve gecenin karanlığına uzattığı elleriyle feneri yakıp söndürür. “seni seviyorum...” kulede bulunan denizaltının komutanı Bahri Kunt işareti görünce gülümser: “hay allah, bu kız denizaltıları şaşırdı. nişanlısının denizaltısı bizim önümüzdeydi...”. Bir anlık tereddütten sonra Birinci İnönü denizaltısının komutanı Bahri Kunt, yanıt gönderilmezse genç kızın telaşlanacağını düşünerek, karşılık verilmesini emreder. Yanındakilerin “ne diyelim komutanım?” diye sorması üzerine de şunları söyler: "ebediyete kadar..." O gece, üstteğmen İsmail Türe'nin görev yaptığı Dumlupınar, çanakkale boğazı'na giriş yapan ilk denizaltı olmuştur. Ama, Gelibolu kıyılarına gelmeden, Nara burnu açıklarında İsveç bandıralı “Naboland” adlı gemi tarafından çiğnenmekten kaçamamış ve yaralı bir balina gibi acı dolu sesler çıkararak, Çanakkale'nin karanlık sularında kaybolmuştur. Her şey bir kaç dakika içinde gerçekleştiğinden, arkadan gelmekte olan Birinci İnönü denizaltısı Dumlupınar denizaltısına çarpan geminin yanından habersizce geçerek, Gelibolu'ya ulaşan ilk denizaltı olur. Genç kız, nişanlısından haber almanın huzuru içinde başını yastığa koyduğunda, genç denizci çoktan dalmıştır "ebediyete kadar" sürecek olan uykusuna!..
Not:Dünyada tek bir gemi vardır, Nasa tarafından bulunan küçük bir yıldıza ismi verilmiştir. O gemi DUMLUPINAR DENİZALTISIDIR.
Küçük olduğunuz için etkili olamayacağınızı sanıyorsanız yatağınızı bir sivrisinekle paylaşmamışsınız demektir.
BETTY REESE
* * * *
Bir Bedevi “Devesiyle birlikte çölde yürümekte olan bir bedevi
güçlükle yürüyen, susuzluktan dudakları kurumuş
bir adama rastlamış.
Adam bedeviyi görünce su istemiş.
Bedevi, devesinden inmiş
ve ona su vermiş.
Suyu içen adam birden bedeviyi iterek
deveye atladığı gibi
kaçmaya başlamış.
Bedevi arkasından bağırmış.
“Tamam, deveyi al git.
ama senden bir ricam var:
Sakın bu olayı kimseye anlatma.
Lütfen!...”
Bu isteği tuhaf bulan hırsız sebebini sormuş:
“Eğer anlatırsan, demiş bedevi bu her yere yayılır.
Ve insanlar bir daha çölde muhtaç birini görünce yardım etmezler.”
Etrafındakilere böcek muamelesi yapan gözler, sonunda aynı umursamazlık ve emin ifadeyle krala döner:
"Bana gümüş bir tepside Vaftizci Yahya'nın başını getirin..."
* * *
Meraklı sessizlik bir anda endişeli mırıltılara dönüşür.
Kral korkar. Bir din adamının başını almayı istemez.
Salome ise gövdesinin erkekte yarattığı zaafı zafere çevirmekte kararlıdır.
Şehvetin esir aldığı kralın yapabileceği bir şey kalmamıştır.
Emir verilir. Vaftizci Yahya'nın kanlı başı gümüş bir tepsi içinde getirilip Salome'nin önüne konur.
Salome, üç dört saat önce kendisini reddeden erkeğin başını eline alır ve onunla konuşmaya başlar:
"Tutkumu ne seller, ne büyük denizler söndürebilir.
Bir prensestim, beni aşağıladın. İffetliydim, damarlarımı ateşe verdin.
Aşkın gizemi, ölümün gizeminden daha büyük."
Sonra oradakilerin hayret dolu bakışlarına hiç aldırmadan, reddeden erkeğin kesik başını kendine doğru çeker ve ağzından öper.
İntikam ayini şu cümlelerle bitecektir:
"Dudaklarında acı bir tat var. Bu, kanın tadı mı?"
Ölü dudaklar hiç kımıldamazken, Salome onun da cevabını verecektir:
"Hayır, belki de aşkın tadıdır..."
Nietzsche'nin Salome için yazdığı sanılan şiir;
Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin
Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin
Cenneti de gördüm cehennemi de
Öyle bir aşk yaşadım ki
Tutkuyu da gördüm pes etmeyi de
Bazıları seyrederken hayatı en önden
Kendime bir sahne buldum oynadım
Öyle bir rol vermişler ki
Okudum okudum anlamadım
Kendi kendime konuştum bazen evimde
Hem kızdım hem güldüm halime
Sonra dedim ki 'söz ver kendine'
Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin
Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin
Uçmayı seviyorsan, düşmeyi de bileceksin
Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredersin
Öyle bir hayat yaşadım ki, son yolculukları erken
tanıdım
Öyle çok değerliymiş ki zaman
Hep acele etmem bundan; anladım...
Martılar niçin denizler üzerinde uçar? hiç düşündünüzmü?
Bundan yüzyıllar önce deniz aşırı, çok güzel bir ülke varmış. Tabi her masalda olduğu gibi bu masalda da o ülkenin bir kıralı ve tabi ki birde prensesi varmış.
Prenses dünyalar güzeli bir kızmış. Kıralın emri ile hergün prenses dolaşmak için saray muhafızları ile birlikte sarayın dışına çıktığında ona bakmak yasakmış. Halk onun dolaşmaya çıktığı ilan edildiğinde eğilir ve gözlerini kapatır, ya da evlerine kaçışırmış. Ona görmenin bedeli ölümle cezalandırılırmış.
Günlerden bir gün yine prenses dolaşmak için çıktığında... Fakir bir köylü delikanlı iradesini yenememiş ve yavaşça başını kaldırıp prensese bakmış ve başını kaldıran fakir delikanlı ile prenses o anda göz göze gelmişler...
Tabi ki... tahmin edeceğiniz gibi fakir delikanlı prensese inanılmaz bir aşkla tutulmuş. Prensesinde o derin bakışlarının boş olmadığını düşünen fakir delikanlı günlerce uyuyamamış ve ölümü bile göze almak pahasına, prensesi bir kere daha görmek için uğraşmış durmuş. Bu arada fakir delikanlıya da tutulan güzel prenses onun zarar görmemesi için günlerce kendini saraya kapatmış.
Sonunda dayanamayan fakir delikanlı her şeyi göze alarak gizlice sarayın bahçe duvarına tırmanmış ve prenses ile bir kere daha göz göze gelmişler. Fakir delikanlı hemen duvardan atlamış ve prensesle konuşacağı anda saray muhafızlarına yakalanmış. Kralın karşısına götürülen delikanlı nasıl olsa ölümle cezalandırılacağını bildiğinden krala prensese duyduğu aşkını anlatmış. Kral ölüm emrini vereceği anda prensesin yalvarışlarına dayanamayarakl fakir delikanlıya başka bir ceza vermeyi kabullenmiş.
(İŞTE HİKAYEMİZ DE ZATEN BURADA BAŞLIYOR.)
Hemen bir gemi hazırlattıran kral gidilebilecek en uzaktaki adaya bir fener yaptırmış ve fakir delikanlıyıda o adada yanlız yaşamaya mahkum etmiş...
Aradan bir kaç ay geçmesine rağmen prensesi unutamayan fakir delikanlı prensese olan aşkını kağıtlara dökmüş ve martılara anlatmaya başlamış... Artık bütün martılar fakir delikanlının prensese olan aşkından haberdarmış. Sonunda martılar bile fakir delikanlıyı anlamış ve yazdığı mektupları prensese götürmeye başlamışlar... ve zamanla prensesin de yazmış olduğu mektupları fakir delikanlıya götüren martılar aracılığı ile aşkları iyice büyümüş; taki... bir sabah sarayın bahçesinde kahvaltı yaparken prensesin odasının penceresine ağzında bir mektupla konan martıyı kralın görmesine dek.
Tabi korkulduğu gibi olmamış... Ağlayarak kızına sarılan kral, hayvanların bile bu aşkı anlarken kendisinin anlayamadığı için kendisinden utandığını söyleyerek prensese hemen bir gemi göndertip fakir delikanlıyı getirtip kendisi ile evlendireceğini söylemiş.
Buna çok mutlu olan prenses hemen fakir delikanlıya bir mektup yazmış ve olanları anlatmış. Tabi bu arada mektubu götürmek için bekleyen martıyada her şeyi anlatarak bütün martıları düğünlerine çağırmış. Buna çok sevinen martı mektubu bir an önce ıssız adaya götürmek için yola çıkmış. Tam yolu yarılamışken yanından geçen bir kaç martı arkadaşına haber verip hepsinin düğüne davetli olduğunu söylemek için gagasını açtığında mektubun düştüğünü farketmiş. Ve mektubu tüm martılar hep birlikte aramaya başlamışlar... fakat bir türlü bulamamışlar. Bu arada prensesten mektup alamayan fakir delikanlı, yazmış olduğu mektupları göndermek için birtek martı bile bulamamış... Biraz ilerisinde uçuyorlar fakat yanına gitmiyorlar ve mektubu arıyorlarmış... Prensesin kendisini unuttuğunu yahut istemediğini sanan fakir delikanlı martıların onun için gelmediğini düşünerek, fenerden kendisini kayaların üzerine atarak intihar etmiş. Ve malesef kralın gemisi adaya vardığında fakir delikanlının soğuk bedeni ile karşılaşmışlar...
İşte o gün bugündür, her şeyi düzeltmek için denizler üzerinde uçan martılar o mektubu ararlar. O mektubu bularak o inanılmaz sevgiyi ve herşeyi geri getiriceklerini sanırlar ve bu yüzden de hep denizler üzerinde uçarlar.
Onların ki kıtaları aşan bir aşktı. Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı, Leyla ile Mecnun kadar büyüktü aşkları. Yıllar önce boğazın suları hala temiz ve çevresinde yeşil ve kuşların dallarına konacakları ağaçlar varken, gökyüzünde güneş görünürken hala, eşi benzeri olmayan boğazda yaşanırdı bu aşk.
Vapurun her kalkışından önce sessiz bir bekleyiş olurdu. Bir hüzün sarardı gözlerini. Vapura bakar, bırakamazdı. İlgisiz beklerdi. Hayır, hayır, yanlış anladınız, ilgisiz değildi kesinlikle. Onun yaptıkları naz yapan, ilgi bekleyen sevgili rolüydü. Farkettirmeden, gözlerini sudaki aksine bakıyor gibi yapıp vapuru izlerdi.
Gidiş işaretinin verilişiyle birlikte bir çığlık yükselirdi, bir ağıt yankılanırdı gökyüzünde. Vapur hiç gitmesin ister, o sakin ve ilgisiz halinden sıyrılıp kanatlarını var gücüyle çırpardı. Vapurun ardından süzülürdü. Büyük bir aşk vardı kıtalara sığmayan. Martı hiç bırakmak istemez, vapur ardına bile bakmadan çekip giderdi. Aslında onun da gitmeye niyeti olmazdı. Huysuzdu sadece. Martının sevgisinden hep bir şüphesi vardı vapurun. İçini yakan buydu. Hep onun gelişini görmek ister, böylece onun sevgisine olan güveninin artacağına inandırırdı kendini. Martı hiç yorulmadan çırpardı kanatlarını. Vapurun ardından çığlıklar atar, kendince yaktığı ağıtlarda onun geri dönüşünü bekleyeceğini haykırırdı. Yolculuğun yarısına kadar sürerdi bu uçuş. Vapurun huysuz ve ilgisiz hali yorardı martıyı bu kanat çırpmalardan sonra. Yırtınırcasına kanatlarını çırpışı son bulurdu gözlerindeki umut ışığı söndüğünde. Yol değildi onun gözündeki, kanatlarını çırpmaktan da yorulmazdı aslında, bir baksa vapur ardına, döneceğini söylese yorgunluğu geçerdi. Usulca süzülürdü gökyüzünde geriye doğru, yolun ortasında. Ardına bakmadan dönerdi.
Huysuzluğunun ve yaptığı hatanın bir süre sonra farkına varan vapur başka bir sevgiliyi peşinden koşturduğu bir başka yolu aşıp geri dönerdi martıya. Martı sessiz. Martı iskelede bir sonraki gidişe kadar ilgisiz beklerdi. İçindeki kırgınlığın geçmesi için vapurdan bir hareket bekler ama için için de gidip konmak isterdi balkonuna. Vapur hiçbir zaman karşılık vermezdi bu isteklerine. O da haklıydı kendince. Vapur değişti zamanla, zamana çabuk adapte oluyor, çarklarının yeri çağa ayak uyduruyor, ağaçtan yapısı gidip daha da güçlü oluyordu her geçen gün. Görünüşü değişirken, içi de değişiyordu kuşkusuz. Zamanla daha bir umursamaz olmaya başlamış, daha da hızlı terkedip gider olmuştu, martının aynı hızlı çırpınışlarına aldırmadan.
Onların ki iç burkan, kimsenin sevdiğini söyleyemediği, hergün binlerce insanın şahitliğini yağtığı bir aşktı. Hergün aynıydı. Her gidişin bir dönüşü vardı bu aşkta. Vapur umarsamaz ve huysuzdu. Martı aşkından uçar, haykırışlarına cevap bulamadığından bir sonraki dönüşte ilgisiz görünürdü.
Onların ki kimsenin kimseye vaktinde yetişemediği aşklardandı. Aşk, onlar için sevdiğinin arkasından son kez bakarak susup beklemekti. Onların ki bir ömürlük ızdıraptı.
1994 yılında The DOORS kitabını hazırlarken beni ve bir çok İngilizce çevirmenin kafasını meşgul eden Jim Morrison'un yazmış olduğu Horse Latitudes şiirinin başlığı ve içinde geçen 'Their stiff green gallop'mısrasıydı.Şiirin başlığı konusunda tam olarak bir çeviri yargısına varamadığımız gibi özellikle gallop kelimeside bizim için bilinmezliğini koruyordu.Kitap ilk baskıya bu bilinmezliklerle girmişti.Ben ardından denizlere dönmüş ve Türkiyede satışa çıkan kitabımı,annemin bulunduğum limana yani Los Angeles'e postayla göndermesiyle görebilmiştim ilk olarak.Zaten hikayemizde bu limanda başlıyor.Gemimizin 2.kaptanı Ali Camcı kitabımı incelerken ona Horse Latitudes'in çevirisini yapabilirmisin diye sormuştum.Bir kaç gün sonra Ali Kaptanım çeviriyi yapmış ve beni hayretler içinde bırakmıştı.Bizim kitabın hazırlık aşamasında çözemediğimiz bilinmezleri bir çırpıda çözmüştü.Horse Latitudes'in bir rüzğar çeşidi olduğunu anımsadığını ve bunun için deniz meteorolojisi kitabına bakıp doğruladığını, green gallop'un ise Morrison'un şiirde canlandırdığı dönemde gemilerin ahşap olduğu ve kargo bölümünde taşınan atların nallarının yosunlaşmış olacağını söyledi.İşte Morrison'un Los Angeles'ta 1963'lerde yazdığı bu muhteşem denizci şiirinin bana göre şifresi yine Los Angeles'da bir kaptan tarafından, Ali Kaptan tarafından çözülmüş oluyordu. Daha sonra sevgili kaptanım o meteoroloji kitabını bana hediye etmiş bende o kitabı şimdi kurmay yüzbaşı olan denizci Tayfun'a vermiştim. Morrison'un Horse Latitudes'de anlatmak istediğine gelince;İspanyollar Amerika kıtasına giderken yolda azgın bir fırtına çıkar.Gemiyi kurtarmak için kargo bölümündeki atları denize atıp gemiyi hafifletmek gerekli görülür.İşte Morrison'un Horse Latitudes şiiri atların denize atılış anını sembolize etmektedir.Bende tüm bu duygularla dolu olarak Los Angeles limanında volta atarken; 'Denizciler küskün adımlarla yürürler limanda,arkalarında hırçın günah denizlerini bırakarak'mısrasını yazmıştım.
The DOORS'un piyasaya çıkışından kısa bir süre sonra ikinci baskı ihtiyacı oluştu ve biz bu baskıda Ali Kaptanın çözmüş olduğu şifreyi yeni baskıda yansıttık.
HORSE LATITUDES
When the still sea conspires an armor
And her sullen and aborted
Currents breed tiny monsters
True sailing is dead
Awkward instant
And the first animal is jettisoned
Legs furiously pumping
Their stiff green gallop,
And heads bop up
Poise
Delicate
Pause
Consent
In mute nostril agony
Carefully refined
And sealed over
HORSE LATITUDES
Sakin deniz zırhını kuşandığında,
Küskün ve dumura uğramış
Dalgalar minik canavarlar doğurduğunda
Donakalır yelkenler
Aksi an
Ve ilk hayvan fırlatılır denize,
Çılgınca çırpınır bacaklar
Yosunlu nallar doludizgin
Ve başlar çıkar su yüzüne
Dengede
Zarif
Duraksamalı
Kabullenmiş
Burun deliklerinde dilsiz ıstırap içinde
Özenle dibe çekilir.
Ve denizle mühürlenir
(Horse Latitudes;Bir rüzgar çeşidi)
Jim Morrison 1967 Los Angeles
Denizciler küskün adımlarla yürürler limanda,
Arkaların da hırçın günah denizlerini bırakarak.
Cem Akkılıç 1994 Los Angeles
* * * *
Let's swim to the moon, uh huh Let's climb through the tide Surrender to the waiting worlds That lap against our side . Hadi aya yüzelim Of oof Hadi,med ve cezirde tırmanalım,karşımızda dalgalanan,bizi bekleyen dünyalara teslim olalım.
Ve Jim Morrison yapacağını yapıyor Moonligth drive'ın orta yerinde Horse Latitudes'i okumaya başlıyor.
* * * *
Hyacinth House
What are they doing in the Hyacinth House? What are they doing in the Hyacinth House? To please the lions this day I need a brand new friend who doesn't bother me I need a brand new friend who doesn't trouble me I need someone, yeah, who doesn't need me I see the bathroom is clear I think that somebody's near I'm sure that someone is following me, oh yeah Why did you throw the Jack of Hearts away? Why did you throw the Jack of Hearts away? It was the only card in the deck that I had left to play And I'll say it again, I need a brand new friend And I'll say it again, I need a brand new friend And I'll say it again, I need a brand new friend, The end.
Hyacinth House
Ne yapıyorlar Yakut evde, Ne yapıyorlar Yakut evde Arslanları memnun etmek için bugün? Bana sorun çıkarmayan yepyeni bir dosta ihtiyacım var Beni sıkmayan,yepyeni bir dosta ihtiyacım var Birine ihtiyacım var bana ihtiyacı olmayan. Banyonun temiz olduğunu görüyorum, Sanırım biri var yakınlarda, Eminim biri beni izliyor Ah,evet Neden kupabacağını attınız uzağa? Neden kupabacağını attınız uzağa? Destede oynamak için bıraktığım tek kart oydu. Tekrar söyleyeceğim, yepyeni bir dosta ihtiyacım var, Tekrar söyleyeceğim, yepyeni bir dosta ihtiyacım var, Tekrar söyleyeceğim, yepyeni bir dosta ihtiyacım var, Son.
THE DOORS Cem Akkılıç ISBN 975-7437-09-3
Şarkıda sözü geçen DOST Jim Morrison tarafından ölüme yapılan bir göndermedir aslında.1971 de artık yaşamaktan sıkılmıştı ve L.A Woman albümünden hemen sonra çok sevdiği LosAngeles'ı terk etmiş ve Pamela ile Paris'e gitmişti.3 temmuz 1971de bir otel odasının banyosunda ölü bulunmuştu Pamela tarafından.Daha sonra ölümün kalp krizi olduğunu rapor eden doktor ortadan kayboldu. Belkide Jim kendisine sorun çıkartmayan DOSTUNA kavuşmuş oldu.
Arasıra kendinden geçip tanrılara kafa tutan ölümlüler vardır ya, işte Salmoneus da onlardan biriydi. Öyle aptalca bir şey yaptı ki herkes onun delirdiğini sandı.
Kendisinin Zeus olduğunu sanan Salmoneus, durmadan gürültülü sesler çıkaran bir araba yaptırdı. Zeus bayramında arabaya atladığı gibi, şehrin alanına gitti. Toplanmış halka ‘Bundan sonra bana tapacaksınız’ diye bağırdı; ‘tanrılar tanrısı benim! Olympos’un tek yöneticisi benim! Yıldırımı fırlatan benim!’ İşte o anda olan oldu; sahici Zeus bir yıldırım fırlattı Olympos’ dan Salmoneus’u yere serdi. Bende o gündür arabaları hiç sevmedim. Hep gemileri sevdim ve istedim.
İkinci Dünya Savaşı'nın yaralarını yeni sarmış, altmışları karşılayan İngiltere'nin kabuk değiştirmesiyle Beatles'ın ardından Yes de rock maratonuna katıldı. Rock'ın Roll'dan ortaçağın fantastik barok dönemine, oradan da teknolojinin sınırsız imkanlarıyla zirveye yapılan yolculuğun, 28 yılı aşan ve 'evet' dedirten bir müzik macersının anlatıldığı bu kitap rock tarihinin küçük bir panoramasını sunuyor...Cem Akkılıç 1997
Evet,YESiçin Türkiye'de bir kitap yapıldı. Yıl 1997 idi. Müzik yayıncılığında adını duyurmuş "Stüdyo İmge - MİNÖR" tarafından basılan kitabı; "Cem Akkılıç" hazırlamış ve şarkı sözlerini'de "Ahmet Asaf" çevirmişti. İlk basımı Mart 1997'de yapılan kitap 163mm boy ve 115mm eninde bir "Cep Kitabı" formunda basılmıştı, 111 sayfaydı ve 250,000.- TL'den satışa sunulmasına rağmen kısa sürede 750,000...-TL'ya kadar ulaşmıştı. Elinde bu kitaptan olan YESseverler değerini iyi bilsin.
As the silence of the seasons on we relive abridge sails afloatAs to call light to the soul shall sing of the velvet sailors' course onOf the velvet sailors' course onShine or moons send me memories trail over days of forgotten tales Course the compass to offer into a time we've all seen onInto a time we've all seen on...
The remembering (high the memory)
Yüzen gemilerde yaşarken biz yeniden mevsimlerin sessizliğini Işığı çağırır gibi şarkısını söyleyecek ruh yolculuk eden kadife denizcilerin. Yolculuk eden kadife denizcilerin. Işıltı ya da aylar gönderiyor bana anıları unutulmuş öykülerin peşindeki Pusulayı yönlendiriyor anıları sunmak için bir zamanın içine hepimizin gördüğü Bir zamanın içine hepimizin gördüğü...
Evet tamıtamına 10 yıl oldu Yes kitabım çıkalı. Türkiye de bir ilkti ve ne yazık ki ilk ve son olarak kalmaya devam edecek gibi gözüküyor.Kitabı hazırladığım da o zamanlar ne internetdiye birşey, ne de bu günün gelişmiş bilgisayarları yoktu ben de.Kitabın hazırlanması için gerekli olan materyaller son derece kısıtlıydı.Varolan şey bir plakçalarım ve Yes in her biri sanat eseri sayılacak plaklarından ibaretti ve de geniş hayal gücüm.Sadece bu imkanlarla hazırlamıştım kitabımı.Bir daktilodan dahi mahrum samanlı kağıtlara el ile yazdığım eskizler kitabı oluşturdu ve Yes’in kendisine yürekten bağımlı hayran kitlesinin kütüphanelerinde saklanmaya devam ediyor.Bunu adım gibi biliyorum.Metallicaların Nirvanaların Pearl Jamlerin prim yaptığı bir dönemde kartpostal basar gibi üretilen Metal müzik kitapları ve dergilerinin yanında Yes bir süs gibi duruyordu aslında. Yes kitabı hazırlık aşamasındayken yanlızca bu zorluklarla boğuşmak zorunda kalmamıştı.Editörlerin sert muhalefetine, acımasız eleştirilerine dayanmak zorunda kalmıştı, hatta yayınevi kitabı basmak konusunda karar verdiğinde kitabın ticari zararının diğer kitap satışlarıyla dengelenebileceği söylenmişti. Metal müziğin endüstiri olduğu doksanlarda cilalı parlak kağıtlara basılan heavy metal müzik kitaplarından kaç tanesi hatırlanıyor acaba şimdi?.Yes’e sıkı sıkıya bağlı fanatikleri için (her yaş grubundan)Türkiye’de hazırlanmış bu yeğane tek kitabın değeri kuşkusuz çok büyüktür.Fakat Yes dönemin şartlarına göre ticari bir intihar olarak görülmüştü ve bu açıdan tüm diğer kitapların arasında bir istisnaydı kuşkusuz.Yayınevi için boşuna sıkılmış bir kurşun, az sayıda bulunan fakat gruba gönülden bağımlı hayranları için bulunmaz bir nimetti .Kısa süre sonra görüldü ki Müzik kitabı endüstirisi baronlarının(kişi isimleri vermek istemiyorum)kaygıları boşunaymış. Kitabın basılmasına karşı olan(ticari intihar olarak gördükleri için)birkaç editör bile basım tarihinden sadece 3 ay gibi kısa bir sürede Yes’ ikinci baskıya girmesini hayretle ve şaşkınlıkla izlemişlerdi.2010’lu yıllara yaklaştığımız şu dönemde hala Yes’le ilgili yeni bir kitabın yazılmamış olması ne kadar üzücü olsa gerek.Oysa ben tüm imkansızlıklar içinde Yes’i hazırladığımda en büyük amaçlarımdan biriside bir miladın başlangıcı olmasıydı.İleride benden çok daha fazla imkanlara sahip olabilecek müzik yazarlarının Yes’le ilgili kitaplar yapmasını beklerdim.Ancak ne yazık ki devamı getirilemedi.Kısacası bayrağı kimselere devredemedik.Yes grubuna gelirsek; grup70’lerde müzik devriminin içersinde yeterince yerini almıştı.80lere doğru çöküş dönemi de yaşamıştı.Ancak Yes 90’lara çok daha güçlü temellerle giriyordu.Kuşkusuz O yıllarda çıkartmış olduğu albümler için saman alevi denilebilir.Fakat Yes bir klasik olma konusunda 90ları bir şıçrama tahtası olarak kullanmıştı diyebiliriz.Yes zaten 70’lerde piyasaya sürmüş olduğu albümlerle sırtını sağlama almıştı ve 90larda bu kredisiyle besleniyordu.Her şey den önce Grup artık 80lerin ezici,yıkıcı punk akımının o büyük sallantının tecrübesini yaşamamışmıydı? İşte 90ların poprock, hip hop akımından da sıyrılıp 2000’lere merhaba diyebilirdi ve aynen de öyle oldu.Yes bundan 300 yıl sonrada dinlenecek, konuşulacak bir müzik grubu konseptini , müzik ekolünü ve tarihin derinliklerinden almış olduğu tınıyı en başlarda zaten yakalamıştı.Evet işte bu konsepttir,ekoldür ve tınıdır beni 10 yıl önce bu kitabı yazmaya yönelten ve şimdi kitabın10.yaş gününde bu yazıyı yazdıran.Tüm Yes’cilere sevgilerle.
Yes'e ait tarafımdam yazılmış eskizlerin orijinalleri
YES'in onuncuyıl yazısı üzerine;
Sevgili Cem Akkılıç, Ne güzel, böyle önemli bir kitabın yazarı ile tanışmak hem de 10 yıl sonra. YESTURKIYE'de de anlattığım gibi, YES le tanıştığımız 70'li yılların başında, ülkemizde bırakın bu gruplar için yazılmış Türkçe kitapları, yerli - yabancı yayınlara bile ulaşmak hayaldi. HEY dergisi, eğer bu efsanelerle ilgili arada-bir haber de yapmasa, onlara ulaşmak olası değildi. 70'lerin ortalarında, "Pop" ve "Melody Maker"ın ülkemizde satışa başlaması ile, harçlıklarımızı biriktirip bunların bazı sayılarına ulaşabiliyorduk. ...... Evet, Efsaneler'le ilgili Türkçe kitapların ortaya çıkışı herhalde 90'larda başladı. Bunların arasında sizin eseriniz "YES" kitabının da çok önemli bir yeri var. Dediğiniz gibi, ilk ve tek olmasının yanısıra halen, YES hakkında başvurduğumuz bir kaynak işlevini de sürdürüyor. Sanıyorum, bu kitabın değerini ilk bilen ve bu vefa borcunu en iyi ödeyenlerden biriyim. YESTURKIYE sayfamızda, sizin de alıntı yaptığınız gibi ayrıntıları ve fotosu ile yer alıyor kitabımız. İşin ilginç tarafı, yurtdışındaki birçok Yes fanı ve Yes fan klübü de bunu görüyor ve benimle hayretlerini paylaşıyorlar. Hatta, yanılmıyorsam, 2005'de Jon Andreson'la İstanbul'daki beraberliğimizde de bu konuyu konuşmuştuk. Ülkemizde böyle bir İLK'i gerçekleştirdiğiniz için sizi bir kez daha kutluyor ve teşekkür ediyorum. Yeni çalışmalarınızı da beklerim. Sevgiler.
Led Zeppelin kitabı üzerine bir söyleşi 11.Ocak.2008
Led Zeppelin ile ilgili kitap fikri ilk ne zaman ortaya çıktı.?
C.A: Seksenli yıllarda büyük eksikliğini duyduğumuz rock gruplarıyla ilgili biyografi ve dökümanların yayınlanışı doksanların başlarına denk gelmişti. Ogan Güner ve Erim Oral'ın hazırladığı bir kitap vardı.Led Zeppelin ve Deep Purple başlıklı bir kitaptı.1992 yılında yayınlanmıştı.O kitabı bir soluk da okumuştum.Ancak kitabın Led Zeppelin ile ilgili boşluğu doldurmadığı açıktı.Şarkı sözlerine gelince;çeviriler tatminkar değildi ve sadece birkaç şarkı sözü vardı içersinde.İşte o zaman bir kitap hazırlamalıyım dedim kendi kendime.İlk olarak Yaşar Kendirli'ye ulaştım.Tüm şarkı sözlerinin kaynağı o olmuştu.Ancak yanlızca İngilizce orijinallerinin tabi ki.
Kitap In through the out door albümünün şarkı sözlerini içermiyor.Oysa ki tüm şarkı sözleri diye alt başlıkla yayınlanmıştı.
C.A: Kitabımda Coda albümünün de şarkı sözleri yoktur. Gerçi Coda grup dağıldıktan sonra yayınlanan bir albümdü Jimmy Page tarafından.Bir gün dikkatli bir okuyucudan editör Levent Erseven'e telefon gelmişti.Okuyucu bu eksikliği fark etmiş nedenini soruyordu.Aslında bu dikkat beni memnun etmişti.Okuyucunun ilgisini gösteriyordu bu davranış.Levent okuyucunun sorusuna biraz kıvırarak cevap verdiğini söylemişti bana.Kitabın kapağını önceden hazırladığımızı ancak In through the out door'un sözlerini bulamadığımız için kaçınılmaz olarak eldeki basılmış kapakları kullandığımızı söylemişti okuyucuya.İşin aslı bu değildi tabi ki.Başlarken söylediğim gibi, Yaşar Kendirli bana elindeki tüm şarkı sözlerini vermişti.Fakat In through the out door'un sözleri ondada yoktu.Aslında Kendirli bu kitabın görünmeyen kahramanıdır diyebilirim.O olmasaydı belki de Led Zeppelin kitabı olmayacaktı. Levent Avusturya kitap fuarına gitmiş orada dahi bulamamıştı şarkı sözlerini.O yıllarda bile bırakın bir şarkı sözünü,gruplarla ilgili küçücük bir fotograf bulsak,haber görsek yazılı olarak,çölde su bulmuş gibi hissederdik kendimizi.İnternet yoktu,olanaklar oldukça kısıtlıydı.Şimdi bir kaç tıklamayla mesela Robert Plant'in hangi diş macununu kullandığını ,JohnPaul Jones'un hangi lokantada yemek yediğini öğrenebiliyorsunuz.
Bütün bunlardan Led Zeppelin kitabının yokluklar içinde hazırlandığını çıkartıyorum.Doğrumu ?
C.A: Aslında buna kısmen evet diyebilirim. Doksanlarda hala dinledikleri grup ve ya sanatçının hayat hikayesini merak eden bir kitle vardı. Şimdi bu değişti artık.Biraz hayal gücümün yardımıyla oluştu diyebilirim kitap için.Artık çağımızda meraklı dinleyici kitleleri internetin gelişmesiyle müzik kitaplarına olan bağlarını koparttı.Birde işin başka boyutu var tabi ki ; biyografisini yazacağınız kadar ve belli bir üretim maliyetinin külfetine katlanmayı gerektirecek uzun ömürlü aynı zamanda flaş gruplar olmadığına inanıyorum.Artık dünya bir Beatles ya da Rolling Stones gibi devlerin doğuşuna tanıklık etmiyor.Bu da büyük bir etken aslında .Doksanlarda Nirvana, Pearl Jam ve bunun gibi gruplar biraz hareketlilik getirmiş olsalar bile onlarda zamana yenildiler bence.Uzun soluklu kalıcı bir biyografik kitabın yayınlanmısı için pek fazla grup yok ortalıkta.Zaten birçok grup sanatsallıktan öte magazin olarak gündemde kalıyor.
Led Zeppelin kitabı yayınlandığında nasıl bir etki olmuştu?
C.A: Aslında yayınlandıktan bir yıl sonra bile bir müziksevere sorduğumuzda akıllara bizim kitap dan daha çok Erim'lerin kitabı geliyordu. Bunun bir nedeni bizim kitabın fiyatı yüzünden okuyucuyla geç buluşmasındadır aslında. Ayrıca Erim'leri kitabı bir özet niteliği taşısa da içerisinde Deep Purple da olduğu için, iki grup fanları arasında bir çekişmeye neden olmuştu.Bu da ilk zamalar da kitabın akıllarda daha çok kalmasını sağlamıştı.Bizim kitap, daha çok kütüphane değeri açısından baktığımızda zamanla ortaya çıktı ve çok beğenildi.
Şarkı sözlerini çevirirken daha çok nelere dikkat ettiniz?
C.A: Sözler çok önemliydi benim için .Ortalıkta birçok çevirmen vardı ve hepside kitap da yer almak istiyordu.Herkes farkındaydı bu tek bir Led Zeppelin kitabı olacaktı.Zaten zamanda beni haklı çıkartıyor şu anda.Hala başka bir kitap yapılmadı grup hakkında.Benimle çalışmak isteyen çevirmenlerin içinde öylesine iddialı olan birisi vardı ki In throuhg the out door albümünü dinleyip şarkıları metine dönüştürebileceğini söyleyerek benden albümün kopyasını istemişti.Bu elbette mümkün olmazdı ve zaten de olmadı.
Çevirmenler konusunda sıkı bir eleme yaptın o zaman?
C.A: Benim The Doors kitabımda bir anım vardır. Orada Jim Morrison'un Horse Latitudes isimli şiirinde karşılaştığımız sorun,özellikle şarkı sözü çevirilerinde iyi yabancı dil bilmenin yeterli olmadığına bir kanıttır.O şiirde geçen 'green gallop' kelimelerinin anlamını bir türlü bulamamıştık.Açıkca kapısını aşındırmadığım çevirmen hatta İngiliz dili edebiyatı eğitmeni kalmamıştı.Şiirde anlatılan tema İspanyolların Amerika kıtasına giderlerken denizde yakalandıkları fırtına üzerine kuruludur.Kaptan ve tayfalar gemiyi batmaktan kurtarmak için son çare olarak kargoyu boşaltmaya karar verirler.Bunun sonucunda atlar denize atılacaktır.Amaç gemiyi hafifletmektir.Ben o dönem The Doors piyasaya çıktığında LosAngeles'da bulunuyordum.Zaten kitap da orada elime ulaşmıştı.Gemimizin ikinci kaptanı sevgili dostum Ali Camcı ile giriştiğimiz küçük bir iddia sonucu 'green gallop' şifresi çözülmüştü. Hatta Ali kaptan şiirin ismini(Horse Latitudes)bir yerlerden anımsadığını ve deniz meteorolojisi kitabına bakarak bunun bir rüzğar çeşidi olduğunu ortaya koymuştu.'Green gallop' ise geminin kargosunda bulunan atların yosunlaşmış nallarını betimliyordu. Çünkü şiirde anlatılan çağda gemiler ahşaptı ve bir miktar su sızdırırlardı.Bu deniz suyu da uzun deniz yolculuklarında nalların yosunlaşmasına sebep oluyordu.İşte bunların hiçbiri bizim aklımıza gelmemişti.
O zaman Led Zeppelin'de çevirilerde zorlandınız mutlaka. Bu zorlukları nasıl aştınız?
C.A: Aslında beni en çok korkutan yanlış bir şey yapmaktansa eksik bir şeyler yapmaktı. Yani geride eksik kalmamalıydı.Bugün bile kitap da,bir Kashmir'e ya da Battle of evermore a baktığımda doğruyu yapmış olduğumuzu görebiliyorum.O şarkıların tümü benim için kutsaldır ve bugün geriye baktığımda çok mutlu oluyorum.
Mukaddes İlgün bu zorlu çeviri dünyasına nasıl girmişti o zaman?
C.A: O çok iyi kalpli ve işini gerçekten iyi yapabilen bir çevirmendi.İngiliz diline hakimdi.Kendisi çeviri dünyasına zaten Bukowski'nin Kadınlar romanıyla girmişti daha önce.Tek eksiği zerre kadar Led Zeppelin'i tanımıyordu.Başlarda biraz ürkmüştü ama sonraları birlikte gerçekten iyi çalışmalar yapabildik.Ona grubu tanıyabilmesi ve kulak dolgunluğu için müziği dinlemesi gerektiğini söylüyordum ve albümlerin kopyalarını vermiştim.Hatta Robert Plant'in şivesine adapte olabilmesi için elimde bulunan Led Zeppelin bootleg konser kayıtlarından oluşan geniş ses arşivi de bunlara dahildi.Bir süre sonra Mukaddes bana 'Cem sayende geniş bir müzik arşivim oldu 'demişti.
Çalışırken hiç sorun yaşanmıyor muydu çevirilerde ya da anlaşamadığınız oluyor muydu?
C.A: Elbette oluyordu. Söz konusu olan sıradan bir şairin ya da grubun çevirileri değildi.Üzerinde uğraştığımız Led Zeppelin'di ve en iyisini yapmalıydık.Mukaddes İlgün'ün zaman zaman pes ettiği oluyordu ve 'bende buraya kadar' diyordu.Bir gün geliyor Custard pie şarkısının ne anlam taşıdığını bulamadığından dert yanıyordu.Çünkü benim en mükemmele ulaşmak istediğimi anlamıştı ve sadece tek bir Led Zeppelin kitabı çıkartabileceğimi biliyordu.Ayrıca çevrilen her şarkının çevrilmiş halini saatlerce okuyup mutlaka bir eksik ya da fazlalık bulacağıma da hazırlıklıydı.
Custard pie sorunu nasıl çözüldü ?
C.A: Ben bu kitabı hazırlarken ve grubun yaşam öyküsünü yazarken bir dünyanın içersine girmiştim. Kısa zaman sonra onlarca çevirmeni elemiş Mukaddes'ide bu dünyanın içine çekmiştim. İnsanlar günlük işleriyle uğraşırken dışarıda, biz dünyanın en iyi grubunun yaşam hikayesiyle ve şarkılarında ne mesajlar verdiğiyle uğraşıyorduk.O anda bizim için en önemli olan işte buydu. Kütüphanemde bir Amerikan Slang sözlüğü vardı ve bu oldukça işimize yaramıştı diye anımsıyorum. Custard pie gibi birçok bilinmezi çözmemizde etkili olmuştu o küçücük sözlük. Mukaddes'e göre şarkılar oldukça müstehcendi. Bir gün bana 'yahu bendeki şansa bak' demişti.'Daha önce Kadınları çevirmiştim şimdi ise Led Zeppelin'.Aslında grubun müstehcenliğini şarkı sözlerinde aramaktansa daha çok sahne şovlarında ve Robert Plant'ın vocal tekniğinde aramak gerekir.
Yıllar sonra kitaba baktığında şurası eksik burası eksik dediğin oluyor mu ?
C.A: Bu kitap bir Led Zeppelin başvuru kaynağı olsa da ilk çıktığı zaman güncelliği de yansıtmıştı. John Bonham'ın ölümünden sonraki yıllarda yapmış oldukları müzikal çalışmalarda kitap içersinde vardır.Tabi ki doğal olarak 94 yılına kadar olan çalışmalardır bunlar.Şimdi geçen zamana karşı elbette eksiklikler ortaya çıktı.Ancak bu kitap Led Zeppelin kitabıydı ve en baştan son ana kadar, yani Bonzo'nun ölümüne kadar geçen süreyi birazda öykü biçimiyle kapsamaktadır.Aslında kitabın asıl başarılı olma nedeni benim hiçbir şekilde ticari beklentimin olmamasıydı.
Hatalı bulduğun kısımlar, keşke olmasaydı dediğin bölümler oldu mu ?
C.A: Ben kitabın baskı aşamasındayken Türkiye de değildim. Külüstür bir gemiyle dünyayı dolaşıyordum.Doğal olarak bu son aşamada bazı hatalar oldu.Stüdyo İmge daha çok işin ticari boyutuyla ilgilendiği için metin düzeltme gibi işlere çok fazla önem vermiyordu.Onlar için kitabın kapağında Led Zeppelin yazması yeterliydi.Benim için böyle bir şey söz konusu dahi olamazdı.Bütün enerjimi kitaba vermiştim.Bu enerji sayesindedir ki kitap halen konuşuluyor,bir formula f1 forumunda okunması için öneriliyor,baskısı olmadığı için insanlar fotokopi yöntemiyle kitabı edinmeye çalışıyorlar.Kitap da hiç olmaması gereken hatalar oldu mutlaka.Ne yazık ki düzeltme imkanı da yok.Örneğin bir yazımda Dazed and confused şarkısında Jimmy Page'in şarkının solo bölümünde keman yayı kullandığını yazmışım ama bu, kitaba ;Page'in solo albümü olduğu ve bu albümde kemen yayı kullandığı şeklinde geçmiş.Led Zeppelin benim hayatımdaki ilk yayınlamış kitaptır.Ve bu imkanı bana o zamanlar sadece Stüdyo İmge vermişti.Hiçbir kısıtlama yoktu yazacaklarım konusunda.Ben hazırlayacak yönetecek,onlarda yayınlayıp satacaklardı kitabı.
Birazda bu günlere gelelim. Yayınevinden ve kitabın hazırlanışında emeği geçen diğer kişilerle görüşebiliyor musun ?
C.A:Ne yazık ki hayır. Stüdyo İmgenin devam ettiğini söylüyorlar.Ancak takip edemiyorum.Editör ve yayınevinin sahibi Levent Erseven çok iyi bir insandır.Bodruma yerleştiğini küçükbaş hayvanların bakımıyla uğraştığını ve münzevi bir yaşamı tercih ettiğini duydum.Hatta cep telefonu bile kullanmıyormuş.Çok sevdiği İstanbul’u terk etmiş.Birde Vildan Bizer vardı editörler arasında.Hatta eşi denizaltı filosunda subaydı.Onunda çok yardımlarını görmüştüm.Mukaddes İlgün'e gelince,o bir Kanadalıyla evlenip Kanada’ya yerleşeceğini söylemişti yıllar önce.Sonra hiç haber alamadım kendisinden.
Geçen yıl bir rock forumunda müzikte tek tanrı vardır oda Led Zeppelin' dedin ve ortalık karıştı.
C.A: Rock forumu değil bir Pink Floyd forumuydu orası.(gülüşmeler) Aslında sözlerim bazıları tarafından çarpıtıldı. Led Zeppelin'i tanrı sıfatıyla bütünleştirmem Pink Floyd'u küçültüyormuşum gibi etki yarattı onlarda.
Bir nevi arı kovanına çomak soktun.
C.A: Sanırım bal yapmayan arılardan söz ediyorsun.(kahkahalar)O internet forumu bir Pink Floyd forumu değil de bir rock forumu olsaydı tartışma çok farklı olurdu.Hatta bunu denemek için başka forumlarda o sözümü slogan halinde kullandım.Gelen tepkiler çok olumluydu.Ama Pinkciler (Pink Floyd forumundakileri kastediyor) akademik bir tartışma ortamı yaratacaklarına beni Pink Floyd düşmanı olarak gördüler.Adamlara o kadar dokundu ki Led Zep'in tanrıyla ilişkilenmesi,bir anda ilkel kabileler gibi davranışlara girdiler ve Led Zeppelin düşmanı kesildiler.O forumda da söylemiştim ve şimdide tekrar ediyorum.Ben PinkFloyd müziği olmadan yapamam,ama bu Led Zeppelin'in en büyük olduğu gerçeğini değiştirmez.Büyüklüğün daha doğrusu en büyüklüğün bir takım kanıtları vardır ve her zaman sadece bir numara vardır.Bu yaşamın her alanında böyledir.Tersini söyleyemezsiniz.Her şeyi alt alta toplayın,çıkartın,bölün ve hatta kare kökünü alın,birincilik koltuğunda daima Led Zeppelin'i görürsünüz.
Pink Floyd forumundakiler böyle yapmadılar o zaman?
C.A: Onlarda gerçeği biliyorlardı aslında. Ama bunu gurur meselesi yaptılar.Sonra Led Zeppelin'i bırakıp Steve Hove'a saldırdılar.Güyya Steve Hove son zamanlarda Pink Floyd şarkıları söyleyerek karnını doyuruyormuş.Hatta bunu forum yöneticisi yazdı ve diğerleri de destekledi.Saçmalığı düşünebiliyormusunuz Yes grubunun gitaristi Pink Floyd grubunun şarkıları sayesinde karnını doyuruyor.Herhalde bu adamlar internet yoluyla Steve Hove'un banka hesaplarına girmişler ki bu kadar biliyorlar her şeyi ve bir servet sahibi olan gitaristin aç kaldığını yazıyorlar.Bunu sokakta gitar çalan birisine bile söyleyemezsiniz.En azından adam kendisini, ben sadece bir grubun şarklarını çalmıyorum ki diye kendisini savunur. Bu yazıları yazmaları , aslında belirgin bir saplantılı ruh halinden daha çok müzikten ne kadar anladıklarını da gösteriyor.Ben Led Zeppelin tanrıdır derken birçok da kral vardır dedim.Onlar bunu hakaret ve aşağılama olarak algıladılar ve işi futbol tribünü şovenistliğine dönüştürdüler.Cemaat kültürü davranışları ve kendinden olmayanı öldür felsefesi.Zaten bu sebeplerden dolayı da forumlarında üç beş kişiden fazlası bulunmuyor.İşin özeti işte budur.
Led Zeppelin kitabının bir gün internette e-book olarak yayınlanmasını ister misin ?
C.A: İnternetin, iletişimin tek gerçeği olduğu zamanlarda yaşıyoruz .Belki bir gün bir korsan ya da fanatik bunu yapacak.Hatta belki de yapan olmuştur.Ancak bunun pek bir değeri olmayacaktır.Bırakalım benim Led Zeppelinim bir Yunan heykeli gibi yaşamına devam etsin ve gerçek bir kitap olarak kalsın.Arayanlarda arşivlerden bulsun.
Biyografisini yazmak istediğin ancak fırsat bulamadığın başka gruplar ya da rock sanatçıları var mıydı ?
C.A: Cem Karaca hakkında bir kitap hazırlamak isterdim.O dönem woodstock'ı yazmak en büyük hayalimdi aslında.Levent Erseven ile bu konuda anlaşma bile sağlamıştık.Hatta kendisi bana bir Amerika seyahati dönüşünde oradan aldığı bir Woodstock guideı hediye etmişti.Açık olmak gerekirse woodstock beni büyülese de aynı ölçüde korkutuyordu da.Çünkü her şeyden önde çok genişti.Büyük titizlik istiyordu ve zaman alacaktı.Ama Free ve uzantısı Bad Company hakkında bugün bile kitap yapmayı istiyorum.Bence rock kütüphanesi bu grup dan mahrum kalmamalıydı.Ancak ikibinlerin Türkiye sinde bu hiç mümkün görünmüyor.Düşünsenize yüzlerce politika ve futbol köşe yazarının olduğu bir medyada bir tek müzik köşe yazarı yok.Böyle bir branş için girişim bile yok.
Son olarak en çok hangi Led Zeppelin şarkısını seviyorsun diye sormayacağım çünkü alacağım cevabı biliyorum. Soruyu değiştirip fantastik hale getirip soruyorum.Cem Akkılıç'ı bir odaya kapatsalar ve sadece bir tek Led Zeppelin şarkısı dinleyeceksin, seç deseler, şeçimin hangi şarkı olurdu?
C.A: Hiç düşünmeden Four sticks şarkısını dinlerdim.
Kamaranıza su basınca işte fotograflar böyle oluyor.
17 ülke 50 şehir ve sürekli doğuya giderek atılan dünya turu.Hayatımın en güzel maceralarından bir tanesi. 1994/96
Bu kadar ülkeyi sağ sağlim dolaştıktan sonra Ege denizine ulaştık. Rüzğarın ülkesine uğradık ve şarap içtik Lemnos’un kadınlarıyla. Zeus, rüzğarların yönetimini kendisine bırakmış. En azılı fırtınalardan bir kaçını bir çuvala koyarak bana armağan etti.Bende gemime götürdüm çuvalı.Arkadaşlarıma ‘sakın açmayın çuvalı’ diye sıkı sıkı tembih ettim.Beni dinleyen kim?Çuvalın içinde altın var sanıp bütün bağlarını çözmüşler.Azgın fırtınalar dışarı çıkıp da esmeye başlayınca,az kalsın batıyorduk.Kıyılara varana kadar günlerce öfkeli dalgalarla boğuştuk.